BAŞKANDAN

Kudüs’e ve Filistin’e Dair

9 Kasım 1917 tarihi bizler için oldukça önemlidir. Bu tarihte Kudüs’te süren dört yüz yıllık Osmanlı hâkimiyeti son bulmuş ve yüreğimizin dinmeyen yarası olan Kudüs düşmüştür. Dört asır boyunca huzur, barış ve refah içinde yaşayan Kudüs ve Filistin sakinleri o tarihten bu yana huzur görmezken yaşananlar bizleri ve tüm İslam âlemini derinden etkilemektedir.

Gelinen noktada Filistin’deki Müslümanlar planlı bir biçimde baskı ve zulme maruz bırakılırken maalesef Dünya, tarihe kara bir leke gibi işlenen bu barbarlığı görmezden gelmektedir. Öyle ki öz vatanlarında gurbeti yaşayan insanlar kadın, çocuk, ihtiyar demeden dünyanın gözü önünde hunharca katledilmekte ancak dünya halkları bu aymazlığa karşı bir cılız kınamayı bile becerememektedir. Tekerlekli sandalyede vatanını savunan bir genç yiğit acımadan şehit edilirken dünya olan biten bu alçaklığa arkasını dönmektedir. Bu acımasızlığa direnen, karşı gelen, mücadele edip sesini yükselten Türkiye ise dünyada işleyen saçma düzenin yanlışlığını haykırmakta, tepki göstermektedir.

Bizler, dinimiz ve inancımız gereği ne Yahudi milletine ne de bir başka millete salt ırkından dolayı nefret duymayız, duyamayız. Burada karşı konulan yegâne unsur İsrail’in adım adım gerçekleştirdiği işgal ve yaptığı görülmemiş zulümdür. Bizleri öfkelendiren, Siyonist rejimin on yıllar boyunca evini, toprağını ve vatanını gasp ettiği insanları insafsızca ve acımadan öldürmesidir. Bitmek bilmeyen bu zulüm ve gaflet artık son bulmalıdır. İki devletli çözüm ekseninde Filistin halkı vatanına kavuşmalı, İslam âlemine çektirilen bu eziyet nihayete ermelidir. Unutulmamalıdır ki, Orta Doğu’ya hatta dünyaya barış gelmesi için Filistin konusunun çözülmesi şarttır. Filistin ve Kudüs, İslam âleminin her bir bireyinin kalbidir, canıdır, göz bebeğidir.

Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı başkanlığını yürüttüğü bu dönemde gerçekleştirdiği girişimler ve özellikle İstanbul’da organize ettiği toplantılarla bu adaletsizliği tüm dünyaya aktarmıştır. Bir araya gelen İslam ülkeleri kısmen de olsa dik bir duruş sergilemiş, artık bu zulmün son bulması adına yayınladıkları deklarasyonla çözüm zamanının geldiğini belirtmişlerdir. Din ve millet ayrımı yapmadan, dünyadaki aklıselim birçok ülke ve millet yapılan bu vahşeti kınamış, karşı durmuştur. Ancak sorun şudur: haklı olan mı yoksa güçlü olan mı kazanacaktır? Görülmüştür ki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesinin veto edebilme yetkisi ekseninde dünyada eşitlik ve adaletin tesis edilmesi mümkün değildir. Bu durum, güçlü ülkelerin çıkarları paralelinde işleyen ve mazlumları yok etme üzerine kurulu hukuk dışı bir küresel sistem doğurmaktadır. Bu garabet düzen içerisinde ne zulümler biter ne de feryatlar diner! Batı’nın savunduğu bu kısır yapı ancak ve ancak bundan yetmiş yıl önce faşizm zulmü altında eriyen Yahudi milletinin kurduğu İsrail’i yine faşist bir terör devletine dönüştürebilmiştir. İsrail devleti son tahlilde her kıyımı, her yıkımı ve her acımasızlığı hoş görülen şımarık bir çocuğa dönüşmüştür.

Bu büyük meselenin özünden hareketle İslam Âlemi olarak aynaya bakmamızda fayda vardır. Bizler gerçek ve tek bir ümmet miyiz yoksa kendi küçük çıkar ve menfaatleri için kardeşlerini feda etmeye hazır olan, sapkınlık ve dalalet içine düşmüş aciz bir güruh muyuz? Bu soruyu adı Müslüman olarak tanımlanan tüm ülkeler ve onların halkları kendisine sormalıdır. Yaşanan son bulmaz bu acıların arkasında bizlerin ayrışması, bölünmesi ve parçalanmasının hiç mi payı yoktur? Sessizliğimiz, korkaklığımız ve ürkekliğimiz taş yürekli İsrail devletine cesaret vermiyor mu? İslam ülkeleri sürekli toplanıp dururken ve kınama mesajları yayınlarken ortaya çıkan sesimizin kısıklığı bu zulümlerin sebebi değil de nedir?

Ah Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyübi! Bizler ne zaman bu kadar aciz, bu kadar cesaretsiz olduk ve ne zaman uyanıp kendimize geleceğiz! Yoksa sıra bize geldiğinde mi!

Gıyasettin Eyyüpkoca

Bu Haberi Paylaş: