Lasiad

Barış, refah, gelişim

Mahatma Gandhi’nin “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol” sözü, içinde bulunduğumuz dönemi anlamak için güçlü bir rehberdir. Dünya, son yıllarda art arda gelen krizler, savaşlar ve ekonomik dalgalanmalarla adeta yönünü kaybetmiş durumdadır. İran’daki savaşın derhal sona ermesi, İsrail’in aymazlığının durdurulması ve 2026 yılının Rusya-Ukrayna savaşında barışın yılı olması artık sadece bir temenni değil, küresel istikrarın yeniden tesisi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü savaş, yalnızca silahların konuştuğu bir alan değildir; üretim bantlarını durduran, ticaret yollarını kesintiye uğratan, maliyetleri artıran ve en nihayetinde tüm insanlığı fakirleştiren bir süreçtir. Bugün artan jeopolitik gerilimlerin petrol fiyatlarını yukarı çekmesi, bunun da enflasyonu yeniden tetikleme riski doğurması tesadüf değildir. Küresel ekonominin ne kadar kırılgan hale geldiğini, dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan küçük bir olayın dahi tüm dengeleri nasıl sarstığını artık çok net görüyoruz. Bu noktada Aristoteles’in “Barış istiyorsan, savaşa değil adalete hazırlan” sözü, yalnızca uluslararası ilişkilerde değil, toplumsal düzenin her alanında adaletin ne kadar hayati olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Bu nedenle artık çatışma dilini terk edip barışı, istikrarı ve refahı konuşmak zorundayız. Çünkü ticaret belirsizlikten hoşlanmaz; yatırımcı öngörü ister, sanayici güven ister, piyasa istikrar ister.

Ekonomik cephede ise gerçekler son derece nettir. Üretim maliyetlerimiz hızla artarken, döviz kurunun olması gereken seviyede olmaması bizi uluslararası pazarlarda pahalı hale getirmektedir. Bu durum ihracatçının rekabet gücünü zayıflatmakta, pazar kayıplarına yol açmaktadır. Aynı zamanda yüksek faiz oranları, sanayicinin yatırım yapma kabiliyetini sınırlamakta ve üretim iştahını ciddi şekilde törpülemektedir. Oysa bir ülkenin kalkınması finansal hareketlilikle değil, üretim gücüyle mümkündür. Bu nedenle iktisadi politikalarımızı yeniden gözden geçirmek, sanayiyi merkeze alan, üretimi teşvik eden ve ihracatı destekleyen bir yapıyı güçlü bir şekilde inşa etmek zorundayız. Finansmana erişimin kolaylaştığı, yatırımcının önünü görebildiği, uzun vadeli planlama yapabildiği bir ekonomik iklim oluşturulmalıdır. Aksi halde küresel rekabetin giderek sertleştiği bu dönemde geri kalma riskimiz artacaktır.

Öte yandan, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısında hayatını kaybeden evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Bu acı olaylar, bize bir kez daha göstermiştir ki güçlü bir ekonomi ancak güvenli, sağlıklı ve huzurlu bir toplum üzerinde yükselebilir. Bu tür trajedilerin bir daha yaşanmaması için gerekli tüm önlemler ivedilikle alınmalı, çocuklarımızın güvenliği her şeyin önünde tutulmalıdır. Bugün geldiğimiz noktada artık bir paradigma değişimine ihtiyacımız olduğu açıktır. Eski alışkanlıklarla, eski yöntemlerle yeni dünyanın sorunlarını çözmemiz mümkün değildir. En büyük gücümüz olan çocuklarımızı ve gençlerimizi üretime kazandırmadan, onları ekonomik hayatın aktif bir parçası haline getirmeden sürdürülebilir bir kalkınma modeli kuramayız. Eğitim sistemimizi yeniden düşünmeli; teorik bilginin yanında pratiği esas alan, üretimle iç içe geçmiş bir yapıya dönüştürmeliyiz. Çocuklarımız sadece sınıflarda değil, sahada da yetişmelidir. Sanayide, turizmde, ticarette ve farklı iş kollarında deneyim kazanan bir gençlik, ülkemizin geleceğini inşa edecektir. Bu sadece bir eğitim reformu değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Üreten bireyler yetiştiremeyen toplumlar, tüketen toplumlara dönüşür ve bu da uzun vadede bağımlılığı beraberinde getirir. Ayrıca iş dünyası olarak bizim de dönüşmemiz gerekiyor. Dijitalleşme, yapay zekâ, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilir üretim artık rekabetin temel unsurları haline gelmiştir. Enerji verimliliğini artıran, çevreye duyarlı üretim yapan ve teknolojiyi etkin kullanan firmalar ayakta kalacak; diğerleri ise zamanla sistemin dışında kalacaktır.

Dünya artık refaha, kalkınmaya ve ortak geleceğe odaklanmak zorundadır. Sürekli kriz üreten, çatışmaları körükleyen bir küresel düzen sürdürülebilir değildir. Barışın olmadığı yerde yatırım olmaz, güvenin olmadığı yerde ticaret gelişmez, istikrarın olmadığı yerde büyüme sağlanamaz. Bu nedenle bugün her zamankinden daha fazla akılcı politikalara, güçlü iş birliklerine ve uzun vadeli vizyona ihtiyaç vardır. Konfüçyüs’ün “Bir ülkenin gücü, iyi yetişmiş insanlarının kalitesiyle ölçülür” sözü, aslında tüm bu sürecin özünü ortaya koymaktadır. Eğer biz insan kaynağımızı doğru yetiştirir, üretimi güçlendirir ve barışı önceleyen bir yaklaşımı benimsersek; yalnızca ekonomik olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da güçlü bir gelecek inşa edebiliriz. Artık zaman kaybetme lüksümüz yoktur. Belirsizlik yerine öngörüyü, çatışma yerine barışı, tüketim yerine üretimi koymak zorundayız. Çünkü gelecek; hazırlananların, üretenlerin ve cesaretle hareket edenlerin olacaktır. Bu vesileyle 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nızı ve Kurban Bayramınızı tebrik eder, sağlık ve mutluluklar dilerim.

Giyasettin Eyyüpkoca