Lasiad

Güçlü potansiyel ve olası riskler

Dünya tarihi bize her dönemin kendi sınavlarını ve fırsatlarını beraberinde getirdiğini gösterir. Bazı yıllar büyümenin, atılımın ve genişlemenin sembolü olurken; bazı yıllar ise kazanılanı korumanın, temelleri sağlamlaştırmanın ve stratejik düşünmenin ön plana çıktığı dönemlerdir. İçinde bulunduğumuz süreç tam da bu ikinci tanıma uymaktadır. Bugün için başarı yalnızca yeni rekorlar kırmak değil; mevcut gücümüzü koruyabilmek, istikrarı sürdürebilmek ve yarının büyümesine zemin hazırlayacak akılcı adımlar atabilmektir. Çünkü tarih göstermiştir ki sağlam temeller üzerine kurulan büyüme, geçici değil kalıcı olur. Rus düşünür Fyodor Dostoyevski’nin “İnsan her şeye alışır; mesele buna değip değmediğidir” sözü, bizlere alışkanlıklarımızı ve reflekslerimizi sorgulama gerekliliğini hatırlatır. Ekonomide, ticarette ve uluslararası ilişkilerde alışkanlıkla değil bilinçle hareket etmek zorundayız. Bugün küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, bizlere esneklik kadar öngörü ve stratejik derinliğin de ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Rusya-Ukrayna Savaşı’nda kısmi de olsa anlaşmaya yönelik olumlu sinyaller alınması, yalnızca iki ülke için değil tüm dünya ekonomisi için umut vericidir. Savaşın gölgesi ticaret yollarını daraltırken, barışın ışığı yeni kapılar açar. Her olumlu diplomatik adım, lojistikten üretime, finans piyasalarından istihdama kadar geniş bir alanda güven duygusunu güçlendirmektedir.

Ancak aynı zamanda şunu da açıkça ifade etmek gerekir ki; bu coğrafya artık yeni bir savaşı taşıyabilecek durumda değildir. İran’a yönelik olası bir saldırının bölgesel dengelerde yaratacağı sarsıntı yalnız siyasi değil ekonomik ve sosyal sonuçlar da doğuracaktır. Ukraynalı düşünür Hryhorii Skovoroda’nın “Gerçek huzur, insanın kendi iç düzenini kurmasıyla başlar” yaklaşımı devletler ve toplumlar için de geçerlidir. İç düzenini ve istikrarını koruyamayan bir coğrafyada sürdürülebilir kalkınmadan söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle barış yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur. Türkiye bu zorlu süreçlerde sergilediği dengeli ve çok boyutlu dış politika yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Güç dengelerinin doğu ile batı arasında sürekli yer değiştirdiği günümüz dünyasında, tek yönlü değil çok eksenli bir duruş sergilemek stratejik bir zorunluluktur. Türkiye’nin hem diplomasi hem ticaret hem de insani yardım alanlarında üstlendiği yapıcı rol, bölgesel istikrarın güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Bu yaklaşım yalnızca bugünün değil, geleceğin de teminatıdır.

Ortadoğu’ya baktığımızda ise ayrılıklardan çoğu zaman dış aktörlerin beslendiğini görmekteyiz. Oysa bu coğrafyanın gerçek gücü çeşitliliğinde saklıdır. Farklı kültürler, inançlar ve bakış açıları bir tehdit değil; doğru yönetildiğinde büyük bir zenginliktir. Birlik duygusunu güçlendiren her adım ekonomik iş birliklerini artırırken, ayrışmayı derinleştiren her söylem refahı geciktirmektedir. Bu nedenle farklılıklarımızı ayrışma sebebi değil, ortak kalkınmanın hammaddesi olarak görmek zorundayız. Önümüzdeki yılı yalnızca hedeflerin değil aynı zamanda onarımın ve yeni stratejilerin yılı olarak konumlandırmamız gerektiğine inanıyorum. 2026 yılı; eksikleri tamamlama, verimliliği artırma, dijitalleşme ve sürdürülebilirlik alanlarında somut adımlar atma yılı olmalıdır. Kısa vadeli kazanımlar yerine orta ve uzun vadeli vizyonu önceleyen bir yaklaşım, sektörlerimizin dayanıklılığını artıracaktır. 

Türkiye; güçlü tedarik zinciri yapısı, bilgi ve tecrübe birikimi, iş yapma kolaylığı, genç ve dinamik nüfusu ile bölgenin vazgeçilmez üretim ve ticaret merkezlerinden biridir. Lojistik avantajlarımız, sanayi altyapımız ve girişimcilik kültürümüz önemli bir potansiyel barındırmaktadır. Ancak bu potansiyelin daha etkin kullanılabilmesi için maliyetleri düşürecek kamusal uygulamalara, üretimi ve ihracatı teşvik eden yapısal düzenlemelere ve verimlilik odaklı politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz açıktır. Rekabet gücü yalnızca kaliteyle değil, sürdürülebilir maliyet yapısıyla da desteklenmelidir. Unutmamalıyız ki barışı hâkim kıldıkça büyüme artacak, istikrarı güçlendirdikçe refah genişleyecektir. Bugün attığımız her sağduyulu adım, yarının güvenli ticaret ortamını ve güçlü ekonomisini şekillendirecektir. İş dünyasının dayanışması, kurumların öngörüsü ve toplumun ortak aklı bir araya geldiğinde aşamayacağımız hiçbir zorluk yoktur.

Bu duygu ve düşüncelerle yaklaşan Ramazan ayının ülkemize, bölgemize ve tüm insanlığa sağlık, huzur, bereket ve hayırlar getirmesini temenni ediyorum. Paylaşmanın, dayanışmanın ve hoşgörünün güçlendiği bu mübarek zamanın iş dünyamıza da ilham vermesini diliyor; birlik içinde daha güçlü yarınlara yürümeyi umut ediyorum.

Giyasettin Eyyüpkoca